unnamed
ZigZag
BEE-ANNE GÖZÜYLE AMERİKA
ZigZag
2 sene okuduğum, Amerikalı eşimle tanışıp evlendiğim, aile ziyareti ve iş için defalarca gelip gittiğim Amerika’ya; ilk kez çocuğumla geldim ve 2 yaşına yakın oğlumla yaşadığım tecrübeyle başka bir gözle daha baktım Amerika’ya. Bu toplumun da bambaşka sıkıntıları var ve evet, ciddi sıkıntılar…Ülkemiz öyle güzel ki; yitip giden değerlerimize, artan şımarıklığa ve özensizliğe, “sen kimsin ki” tavrına hepimiz isyan edebiliyoruz zaman zaman…Neyse, lafı uzatmadan, oğlumla yaşadığım tecrübe ve dünya devi ülke çocuklarına nasıl davranıyor, neler yapıyor? konusunda benim yaşadıklarımı paylaşmak istedim sizlerle…
FullSizeRenderBunlar benim gözlem ve yorumlarım ve çocuk sahibi olmadan önce de benzer gözlemlerim vardı ama anne olarak yaşamak ve hissetmek çok farklı. Bu gözlemlerin altına  “Ama Çiğdem Hanım, onlar kendi işine baksın; bizde de böyle canım” şeklinde yorum yazanlar olabilir. Şimdiden toplu cevap vereyim: Ülke olarak özeleştiri yapmadan, eksikleri ve düzeltilmesi gerekenleri görmeden, “amaaannn bizde de böyle, bizim ülkemiz bambaşka” dedikçe, halen tam gelişmiş bir ülke olamamış durumdayız maalesef. Gelişmişliği; giydiğimiz marka, saçımızın rengi ve şekli, üstüste yığdığımız beton kulelerle sınırlayıp; üretmeyi, yardım etmeyi, kendimizle beraber etrafımızı da düşünmeyi ihmal ermekle karıştırıyoruz. Neyse, bunlar derin konular:) Gelelim benim gözlemlerime…
– Uyku problemi ile başlamadan olmaz:) Orada da yoğun olarak yaşanıyor elbette ancak, Bebek Uyku Danışmanlığı bilinen, hatta birçok çocuk doktoru tarafından yönlendirme yapılan bir alan. Aile büyükleri, kardeşler destek oluyorlar birçok anneye; yardımcı vs. ücretleri oldukça yüksek olduğu için birçok ailede anne bizzat ilgileniyor ve hatta çalışıyorsa kariyerine ara verebiliyor. Örneğin, üçüncü çocuğuna gebe  arkadaşım, ikinci çocuğunda ciddi uyku sorunu yaşamış, 6.ayda danışmanlık alarak rahata ermiş. Üçüncü için ben yardımcı olacağım kısmet olursa, heyecanlıyım:)
– Çocuğa bir birey olarak yaklaşılıyor, ancak anne ve babanın ciddi sınırları ve kuralları var ve çocuk bu kurallara uymak zorunda, çocuğun konrolü ele geçirmesine izin verilmyor. Anne-baba çocukla arkadaş değil, anne ve baba! Elbette tavizler veriliyordur, hatalar yapılıyordur ama, en azından “aman bir kerelik izin ver canım” dış sesleri yok.
– Anneler, çocuklarının hijyenine dikkat etse de, bizdeki gibi ciddi boyutta değil. Aksine çocuğun güvenliği, düşme riski vs gibi önlemler çok daha önemli. Bizde, anne ve babalar biraz dikkatli ise “aman ya biraz rahat ol, pimpiriksin çok” eleştirileri havalarda uçuşurken; burada gencinden yaşlısına çocuğun başına birşey gelmemesi için önlem almaya gayret ediyorlar. Bunu yaparken de hissettirmeden, hatta çaktırmadan yapıyorlar ki, çocuk sürekli “ya başıma birşey” gelirse endişesiyle büyümesin. Çocuğa: “oradan çıkarken tut kenardan olur mu, yoksa düşebilirsin ve dizin acıyabilir. Bunu hiçbirimiz istemeyiz, seni seviyoruz” cümlesiyle de dikkatli olmasını hatırlatıyorlar.
– Anneler, bizdeki gibi kendilerini yeme-içme konusunda helak etmiyorlar. Hazır ve dondurulmuş gıda  tüketimi de öne çıkabiliyor ki; benim için bu çok kabul edilebilir değil. Bu konuda bizim arkadaşlarımız da kendilerini eleştiriyorlar, dikkat etmeye çalıştıklarını söylüyorlar, fakat yine de kültür olarak ve ulaşabilirlik açısından hazır gıdadan kopmanın zor olduğunu söylüyorlar. Sporu ciddiye aldıkları ve bize göze göre çok daha temiz ve yeşil ortamlarda yaşadıkları için daha şanslılar tabii. Çocukların hemen hepsinin bir ciddi spor aktivitesi var. Anne ve babalar bu konuda oldukça titiz ve disiplinli.
– Bebek ve çocukla sakin iletişim kuruluyor. Sevgi hissettiriliyor ancak, çocuğa alan bırakılıyor ve sürekli herkes “hadi şunu yapalım, hadi bana bak, göster amcaya” gibi cümlelerle çocuğu paralize etmiyor. Kendi oğlumun da çok daha sakin ve kendi kendine daha çok vakit geçirebilir olduğuna şahit oldum.
– “Hadi bana bir öpücük ver” zorlaması ve çocuk vermeyince de “peki o zaman” edası ve egosuyla değil; çocuk ne zaman isterse yaklaşır ve sever yaklaşımı hakim. Yani kendisini ön planda değil, çocuğu ön planda tutan bir yaklaşım.
– Sabır! Çocuk birşey isteyip mızırdandığında, “ne istiyorsun oğluuum, kızııımmm?” tavrı yerine; “seni anlayamadım, bunu mu demek istiyorsun?” ya da “bunu mu, şunu mu?” diyerek çocuğu ezmeden ve sabırla iletişim kuruluyor.
– Yine sabır! Sakin sakin kasa sırası bekleyenlerin arasında kucağında mızırdanan çocuklu annenin alışveriş arabası tıka basa dolu olsa da, önündeki iki kişi, “buyrun, öne geçin diyebiliyor.”
– Anneannesiyle parka gelmiş ufaklık, elindeki kurabiyeyi oğluma uzattığında; anneanne hemen müdahale edip “alerjisi olabilir, annesinden izin almalıyız” diyor ve sonrasında çocuğa “annen sana oyuncaklarını paylaşabileceğini ama yiyeceklerini paylaşman için izin istemen gerektiğini öğretmişti, unutmuş olabilir misin?” diye uyarıda bulunuyor. Halbuki ben İstanbul’daki parkta acaba kaç kez, babanın ya da annenin çocuğuna “oyuncağına sahip çıksana, bak almış başka çocuk” diye malına!! sahip çıkma becerisinin! öğretildiğine utanarak şahit oldum acaba?
FullSizeRender (2)
Bunların dışında;
– Bebek arabasıyla oğlumla gezerken; “gözüne uçuşan parçalar girebilir” diyerek, çalışmayı durdurma inceliği gösteren çim biçen gencecik belediye görevlisine,
– Bir mağazada adres sorduğum,  önce “bilmiyorum” dedikten beş dakika sonra dışarıya koşarak gelip, “hatırladım tamam” diyerek bana yeri tarif eden kasiyere,
– “Oğlunuzun kolunda bir kızarıklık var, farkettiniz mi?” diyen hanımefendiye,
– Bebek arabasıyla mağazaya girmekte zorlandığımı farkedip, arabasından hızlıca koşarak gelip bana yardım eden beyefendiye,
– Dikkat edin, “yemeğin sıcak tarafını karşı yöne koyuyorum, çocuğunuz var” diyen hostese,
– “Sana dokunmak isterdim, çok tatlısın ama ellerim kirli olabilir ve sen çok küçüksün” diyen mağaza görevlisine,
– Parkta anneleriyle piknik yapan down sendromlu çocukları gösterip “anne, bu çocukların hepsi birbirine benziyor, neden öyle?” diye soran çocuğuna “evet, evde sana daha detaylı anlatırım ama onlar aslında çok farklı ve özel çocuklar ve lütfen bu tip cümleleri yüksek sesle söyleme” diyen anneye,
(Not: Bu kadar gelişmişlikte nasıl down sendromu tespit edilemiyor hala diye düşünüp, eşimin doktor arkadaşına sorduğumda: “istisnalar olsa da, birçok aile aslında ön testlerle öğreniyor ama bebeğin down sendromlu doğmasını tercih eden aile de oldukça fazla” cevabına oldukça şaşırdım.)
– oğlum arabasında uyurken ve ben kasa sırasındayken; arkamızda kızını sessiz olması için uyaran anne ve babaya…Sevgilerimle!
Ve İstanbul’da pasaport sırasında benimle şakalaşan oğluma, oğlumun deyimiyle bir “ABİ”nin “Sen var ya sennn, ne çakalsın sen!” laubaliliğindeki cümleyi kurmasıyla hoşbulduk memlekete! Çocukların, herkesin ABİ olamayacağını öğrenmesi gerek sanırım…
Böyle güzel toprak kokan, hele de yağmurdan sonra buram buram kokan memleketim gibi bir ülke yok; denizi üç tarafta farklı başka bir memleket yok…Gelenekleri, yemekleri böyle zengin ülke yok ama en acısı da böyle hor görülen ülke de yok. Sahip çıkmalıyız, biz anne ve babalara büyük görev düşüyor!
Sevgilerimle,
Çiğdem Koyutürk
elvermek
,
ZigZag
EL VERMEK
ZigZag

EL…

Yüzyıllardır, şifasından, enerjisinden yararlandığımız, canımız acıdığında acıyan yere götürdüğümüz, omzumuza dokunduğunda rahatlayıverdiğimiz. Hele de o iki kelime: El vermek! El ve vermek yanyana, var mı ötesi? Sözlük anlamıyla yardım etmek ile sınırlı olsa da, o verilen el kalpten gelirse sözlükler yetmez açıklamaya.

Anne olduktan sonra, birinin size el vermesinin nasıl değerli birşey olduğunu anlamadık mı hepimiz?

Sıkıntımızı paylaştığımızda, kalpten bir ‘offf’ dediğimizde; “ama o daha küçük, annesi” ya da “böyle böyle büyüyecek” sözleri miydi duymak istediğimiz? Yoksa; “ver elini, rahatla biraz; sana nasıl bir yardımım dokunur muydu?” Biz zaten, en değerli varlığımızın, daha çok küçük ve büyüyeceğini bildiğimize göre, evet, ihtiyacımız olan bizi anlamaya çalışan, bizi dinlemek isteyen, kısacık da olsa “geçecek bu zor zamanlar, ben yanındayım” diyenin olmasıydı.

BeeAnne’yi kurarken, sanki elinde sopası olan birisi arkada “el vermeyi unutma” dedi durdu bana. Korktum hatta ara ara. Nihayetinde profesyonel bir iş kuruluyor ama öyle bir iş ki; el vermeden, kalpten vermeden olmaz, anlamadan olmaz.”Neye ihtiyaç var, nasıl olmalı ki o el dokunsun uzaktan da olsa” diye düşündüm hep.Umarım bu duygularla hazırlamaya çalıştığım; tasarımından tutun, en önemlisi içeriğine kadar çok özendiğim BeeAnne, size de el verir, uykusuzluk nedeniyle yaşanan sıkıntıların yerini, daha mutlu ve huzurlu bebekler alır.

Sevgilerimle…